ÇIRAĞAN BOSPHORUS GRİLL ' DE AKŞAM YEMEĞİ



İstanbul da zorlanırsın, alışmak zor olur diyenler!
İstanbula geldiğimden beri tanıştığım insanların sayısı hızla artarak devam ediyor ve ben bu durumdan oldukça memnunum!

Bir zamanlar hayranlıkla takip ettiğim güzel blog sayfaları ile yakından tanışmak, etkinlikler de birlikte olmak beni çok mutlu ediyor. Her biri birbirinden değerli ve farklı dostlar sizinle geçirdiğim her an çok değerli....

İşte bu değerli insanlardan biri de birdemliksohbet blogunun sahibi sevgili Sevil.
Kendisini üç kelime ile anlatmak gerekirse;
Güleryüzlü, Enerjik, Hamarat...
Onda ki enerji, canlılık hareketlilik valla ben de yok, onu görünce kendimi ölü gibi hissediyorum :))
Aman maşallah diyelim !

Sevgili Sevil geçen haftalarda beni Çırağanda Yaza Merhaba Partisine davet etti. 
O kadar güzel ve keyifli bir akşam oldu ki tüm bunları sizinle yakından paylaşmak istedim.

Hem sizi çok değerli bloggerlarla tanıştıracağım.
Haydi gelin!





Kapıdan girer girmez karşılaştığınız manzara işte bu !
Deniz, boğaz köprüsü, martılar, hafif bir rüzgar....
Sanki bir rüya gibi ama gerçek !




Ünlü Bloggerlar Çırağan da !
Sol baştan tanıtmaya başlıyorum :)
İlk olarak birbirinden güzel dekorasyon fotoğrafları çeken 
Cafe Nohut blogunun sahibi sevgili Ayda,
İkinci ben deniz Ayşenur :))
Belki onu Tv programından tanıyanlar olmuştur. Kanal Türk Deryanın Dünyasında salı günleri birbirinden lezzetli yemekler yapan Ev-atölyesi blogunun sahibi sevgili Sibel,
Çırağan halkla ilişkiler uzmanı Neslihan hanım,
Sohbetinden çok keyif aldığım güzel gözlü, Sağlıklı Mutfak blogunun sahibi Sevgili Hilal,
Bu daveti organize eden işte bahsettiğim Bir demlik Sohbet blogunun sahibi sevgili Sevil,
Yine Deryanın Dünyasında karşımıza çıkan Beyhan'ın Mutfağı blogunun sahibi sevgili Beyhan, 
Türk hava yollarının başarılı aşçı şefi sevgili Çiğdem,
Moda yazarı Trendsforeverything blogunun sahibi sevgili Ebru,
Ve Çırağan halkla ilişkiler uzmanı Cansu hanım.



Gelelim o akşam neler yediklerimize ne yemedik desek daha doğru olacak sanırım!
Müthiş sunumlarla açık büfe salatalar, mezeler, soslar, ızgara çeşitleri,balık, döner, garnitür,tandır, kızartma, tatlılar, ekmek çeşitleri... Hepsi özenle dışarıdan gelmeden birebir usta şefler tarafından yapılıyor. Bu arada öğrendim ki Çırağının içerisinde bir baklava ve çikolata yapım odaları varmış. Şefler bildiğiniz baklavaları burada kendi elleriyle açıyorlar!


Çırağan da kuzu çevirmemi olur diyenlere işte böyle oluyor :)) O kokusu, tadı nefis nefis....




Yok artık! Gözleme açan, bir güzel pişiren kızımız bile var :)


Burası bahçeye kurulmuş olan açık büfe bölümü. 



Boğaz kenarında yazın yemek yenebilecek bir açık hava restoranı burası, misafirlerin Boğaz Köprüsü'nden Kız Kulesi'ne kadar uzanan manzarayı seyredebileceği ve boğazın sularına dokunabileceği Bosphorus Grill, 2003 yılında açılmış; mükemmel konumu ve nadir bulunan lezzetleri ile İstanbul'un en gözde yaz mekanlarından biri olmayı sürdürmekte.


Leziz çeşitlere sahip açık büfesinde ev yapımı taze makarnalar, mezeler, salatalar, zengin ızgara et ve balık çeşitleri ile tatlılar bulunmakta ve bunların tümü için kullanılan malzemeler Türkiye'de ve dünyada elle toplanmış.





 Bu enfes menüye, tüm hafta boyunca canlı müzik eşlik ediyor. Harika bir yemeğin sonrasında misafirler, restoranın iskelesinden kalkan bir tekneye binerek, şehrin diğer eğlence yerlerine romantik bir gezi ile ulaşabiliyor.



Bosphorus Grill, yaz ayları boyunca 19.00 - 23.00 saatleri arasında hizmet veriyor.
 Açık büfe akşam yemeği kişi kişi başı 195 TL
 (içecekler hariç; 0-5 yaş arası çocuklar ücretsiz, 6-12 yaş arası % 50 indirimli).

Rezervasyon için 0212 236 73 33 numarayı arayabilirsiniz.




Bu keyifli akşam için emeği geçen herkese kalpten teşekkürler, sevgiler...



8

LG G4 ile Mükemmel Görün, Mükemmel Hisset!

LG G4, F 1.8 diyafram aralığı ve 16 MP kamera özelliği ile düşük ışık ve portreler için ideal olan ultra-parlak lensi kullanarak muhteşem netlik ve ayrıntı ile parlayan harika-profesyonel görünümlü fotoğraflar çekin.

G4'ün teknolojinin son harikası, kızılötesine duyarlı renk spektrum sensörü, bir fotoğrafın çekilmesinden bir kare önce tüm görünür ışığı analiz eder ve ölçer ve bu sayede bir fotoğrafın renklerinin düşük ışık koşullarında dahi doğal ve canlı görünmesini sağlar. Aydınlık ve karanlığı ayarlayan kamera ayarlarını düzenleyerek her anı bir sanat eserine çevirin, hareketleri daha hızlı dondurun ve daha iyi düşük ışıkta fotoğraf çekin. G4'ün lazer otomatik odaklanma özelliği ve kamera titremesini azaltan gelişmiş bir görüntü sabitleyicisi olan OIS 2.0 ile hızlı ve net fotoğraflar çekin.

Mükemmel selfie'yi yakalamak için ideal olan bu sınıfının en yüksek kalitesine sahip 8 MP ön kamera, LG'nin eğlenceli ve kullanımı kolay Hareketle Çekim ve Tanıma özelliklerini barındırıyor.

IPS Quantum Ekran, zengin ve orijinal renklerde ve şaşırtıcı düzeyde aslına uygun yüksek kontrastlı canlı görüntüler üretir.  Ayrıca, ekranın gün ışığında kolaylıkla görünür olmasını sağlamanın yanı sıra, pürüzsüz ve hızlı tepki sağlayan In-cell Touch Display teknolojiden de yararlanır.

Sanatsal bir hassasiyetten esin alan G4'ün birinci sınıf arka kapakları metalik gri, seramik beyaz, parlak altın ve buğday deri şeklinde sunulmaktadır. Şık renkli arka kapaklar, dokusal olarak işlenmiş diziler şeklinde ayırt ediciliğe sahiptir ve deri seçenekleri, özel iplikle dikilmiş bir dizi ayırt edici renk ve özellik ile sunulmaktadır.

Detay için: http://www.lg.com/tr/smart-phones/lg-LGH815TR

 

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.


0

ŞEHİRDEN KAÇIŞ: ATATÜRK ARBORETUMU, BELGRAD ORMANI


Selaaaaam...Yine ben...hani şu off çok uzun yazıyor özet geçsene diye okumadığınız...
Yine geldim ama bu sefer özet geçicem...

Cuma gecesi oluşan mutluluğum gece  23 de yakın arkadaşlardan birinin telefon açmasıyla son buldu.Yarın sabah hazırlanın Kuzeye (bkz.Game of thrones)gidiyoruz.Kuzey de ne var abi dediğimde sorgulama hazırlan sadece cevabını alıyorum .Oldum olası böylesine özgüvenli konuşan insanlara karşı kötü adamlar tarafından kandırılan Yeşilçam kızlarına dönüşüyorum.Tamam diyorum ne istersen vereceğim diyorum yeter ki böyle konuşmaya devam et...yok yok konu bu değil şimdi.öhömm sabah  hazırlanıp çıkıyoruz.Neden sabah erken ee tabiki de "Burası İstanbul burda her şey gerçek" ne zaman bu kalıbı duysam ya kazıklanıyorum ya da kandırılıyorum ...Size tavsiyem bu özdeyişi duyunca Şener Şen gibi ortamdan koşarak uzaklaşın... 

        
Sürpriz yer Belgrad Ormanlarıymış. Yeşilçam filmlerinde kötü adamların tüm emellerini gerçekleştirdikleri yer.Erol Taş tarafından kaçırılan Sezercik gibi götürülürken bir anda ortamın doğallından nutkum tutulmadı değil.Adeta Karadenizin olağanüstü ormanlarında dolaşır gibiydik.

İlk dikkat çeken yerlerden biri  Atatürk Arboretumu...Arboretum ne yaa dediğinizi duyar gibiyim sizi cahiller hadi çaktırmıyor gibi yapmayın. Ben de orada öğrendim zaten çok cahiliz keşke ölsek:) Ağaç parkı ya da botanik bahçesi anlamına geliyor anlamı.İsmi çok havalı ama yaa:) Çocuğuma bu ismi mi koysam:)

İsmi kadar bilet fiyatları da iddialı.hafta içi tam 5 hafta sonu 10 lira...Kapıdaki orman bekçisi bıyıklı abiye, abi biz öğrenciyiz yaa ayağı yapsak da yemedi ve 10 lira aldı kişi başı..Ha bu arada 80 lerdeki devlet memurlarına benziyordu çok sert ve kaba birisi...İndirim yapmadığından değil ya gerçekten nasıl konuşacağını bilmiyor. İçeriye yiyecek ve içecek sokmamak uyarısını bağırarak söyledi zira.






Kapıdan girer girmez çiçek motifli fışkıye dikkat çekiyor. Fışkıyeyi kimse kırmamış merak etmeyin:)





  Hemen sağ tarafında ise gerçekten manzara  kartpostallarından çıkma bir tabloda gibi hissediyorsunuz. Sonbaharda gölün kenarında dökülmüş yapraklarla oturmak gerçekten ilginç bir deneyim olur. Bilginize...


      Ayrıca gölün sahipleri de var. Uyuşuk kaplumbağalar,suyun üstünde süzülen korkak ördekler ve güzellikleriyle etkileyen kuğular...

    
Yürürken ormanda saklanmış küçük beyaz evler karşınıza çıkıyor...



13,5 hektar üzerine kurulu bu yerde 7.000 farklı bitki türü varmış...tek tek saymadım bilmiyorum :)



Gerçekten daha önce görmediğim  birçok bitki ve ağaç vardı.
Bunların özelliklerini de bilmiyorum, bilenleri de her zaman ağzım açık dinliyorum nedense..





Gölün içerisinde kökleri olan ağaçlar sel sonrası manzaraları hatırlatıyor...





Atatürk Arboretamundan çıkınca Belgrad Ormanlarının ana giriş kapısına kadar yürüyoruz Lost dizisinde yiyecek arayan karakterler gibi...Ardından resimde gördüğünüz köpek adeta bize doğal bir rehber gibi eşlik ediyor.




Belgrad Ormanları araçla gelenler için ücretli İspark buraya da el atmış...
Ayrıca isminin neden Belgrad olduğunu bir tarihçi olarak size bilgi açıklayayım .
Bi saniye fularımı takıyorum.. Heh tamam ...

Kanuni döneminde Sırbistan seferinden dönen Belgradlılar buraya yerleşip Belgrad köyünü kurmuş. İstanbulun suyu zamanında buradan karşılanıyormuş. Köyde yaşam olduğu için suyu zamanla kirlenmiş ve İstanbulu bu durum etkilemiş. Önlem için köy buradan taşınmış ve ismi de bu köyden miras kalmış...




Bisikletle gelmek için birebir bir yer.Zira tam olarak rahatça gezebilirsiniz.



Hadi iyisiniz mangal yakılacak yerler de var.. 
Tabi eğer yer bulabilirseniz..ee ne de olsa burası istanbul..





Burası da her müze ve ören yerinde olduğu gibi girişi yasak olan yeri ormanın. Çok büyük bir su bendi var . Bizans döneminde kalma bu bent artık tarihi bir kalıntı. Zamanında İstanbulun suyu işte tam da buradan karşılanıyormuş.





Sonuç olarak İstanbul un kalabalığından, vıcık vıcıklığından, trafiğinden, beton griliğinden uzaklaşmak istiyorsanız mutlaka gidilmesi gereken yerlerinden... 
Ne de olsa ''Burası İstanbul'' değil :)

Edi ile büdü : Devam yazısı Rumeli Fenerin de buluşalım ;)

Sadece Savaş :)


4

ÜRÜN YORUMU : DEMTEZ ELEKTRİKLİ ÇAYDANLIK


 Şuan belki sizler dışarılara attınız kendinizi ama ben sizin için akşam eve gelince okuyun diye pazar günümü bloga ayırdım (Tüm hafta gezme hakkımı kullanmış da olabilirim :) ) Bir sürü birikmiş yazım var elimde şimdi sırayla yazma zamanı. 

Bundan böyle evimde kullandığım ürün yorumlarımı sizinle objektif olarak buradan paylaşacağım.
Olumlu- olumsuz her yönünü yazmaya özen göstereceğim...

Şu bir türlü gelmek bilmeyen bahar ayının başlarında evim de bahar çekimi gerçekleştirmiştim.
Mevsimlere göre çekim yapmayı çok seviyorum. 
Tekrar bakmak isterseniz EVLERİ BAHARA HAZIRLAMANIN 5 KOLAY YOLU ADLI YAZIMI buradan okuyabilirsiniz.



Fotoğrafları  instagram hesabımdan paylaştığımda Demtez elektrikli çaydanlık hakkında çok fazla soru aldım. Memnun olup olmadığımı soranlar oldu. Bende deneyimlerimi sizinle paylaşmaktan keyif alacağım...


Demtez elektrikli çaydanlık  kargo yoluyla bana ulaştı. 
Pembe olarak hayal ettiğim çaydanlık ne yazık ki kutudan metal renk çıktı. Yetkili kişiye bu yanlışlığı ilettiğimde hemen sorunun çözümü için geri dönüş yapılacağını söyledi. 
Kendi kendime artık kaç günde değişim olur kim bilir diye içimden geçirmedim değil....

 Bu olayın ertesi günü ben, başında tülbent temizlikçi modunda 
inatçı lekelerle elimde vileda ile kendimden geçmiş bir vaziyetteyim :))) 
Zil çaldı kim o demeden kapıyı açtım. (Normal de asla öyle bir şey yapmam ama nasıl olduysa hatırlamıyorum). 
Kapıyı bir açtım karşımda takım elbiseli kibar bir bey Ayşenur hanımın evi mi dedi ! Ben de Ayşenur hanım evde yok ben onun 
yardımcısıyım ne istemişsiniz demedim tabi ki :)))



'' Korkmaz firmasından geliyorum patronumuz özellikle özürlerini iletti böyle bir yanlışlık olduğu için, size istediğiniz çaydanlığı getirdim'' dedi. 
Kendi kendime içimden nasıl yeaa alt tarafı bir çaydanlık niye özür diliyorsunuz ki yanlışlık olmuş işte, ben de bazen yanlışlık yapıyorum, hem ben sizi bir hafta hatta bir ay sonra bekliyordum...

Söyleyin bana a dostlar genel de öyle olmaz mı???
Bir ürün alırsınız kargo ya yanlış gelir, ya kırık gelir ya da eksik gelir. Firmayı ararsınız ilgilenmezler hatta bir de üstüne azarlanırsınız...Yani her şey ürünü satana kadardır aslında! Eee benim de bünye alışık değil tabi şaşkınlığım yüzümden kesin okunuyordu.

Tüm bunları anlatmamın sebebi ürün sonrası gösterilen ilgiydi. Ben çok etkilendim valla !İlk izlenim önemlidir... 
Buradan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum kapıma gelen ismini bilmediğim beye :)




Benim bir huyum vardır elektronik eşyaları aldığımda hemen paketi açar üstünde ki tuşlardan nasıl çalıştığını anlamaya çalışırım. 
Bence biz Türklerin en büyük özelliği ''Ben her şeyi bilirim'' ci olmak :))
Yav arkadaş adamlar oraya sayfalarca yazı yazmış. Üstünde de kullanım kılavuzu yazıyor!
Aç bir oku ne kaybedersin ki ???

Neyse bu konu da eşim bana çok kızar, o kitapçığı okuyanlar azınlık grubuna giriyor.
Bir an onun sesi kulaklarımda çınladı :)  
Aaa burda bir kullanım kılavuzu varmış okuyayım bari dedim :)) 
Önce sayfalarca çevirdim çevirdim çevirdim ve işte Türkçe bölümü buldum !
Sonra gözlerimi kıstım okumaya çalıştım... 
Olmadı gittim içeriden uzak gözlüğümü aldım :)))
Uzak gözlüğü işe yaradı valla :)

Eyy kullanım kılavuzu hazırlayan yetkili arkadaşlar size sesleniyorum!
Niye okunmuyor kitapçıklar biliyor musunuz???
Çünkü çok küçük, karmaşık ve uzun yazıyorsunuz. Ben o kılavuzu okuyana kadar ürünü elime alıp kurcalayıp öğrenmek daha kolay geliyor. Yapmayın Allah aşkına biraz daha sadeleştirin yazıları ve insanların gözünü korkutmayın...

Sevgili okuyucularım siz bu konu da ne düşünüyorsunuz merak ediyorum açıkçası ?
Yanlış mı düşünüyorum yoksa bana katılanlar var mı ???


Toplumsal mesajımı verdikten sonra ürün yorumuna geçebilirim artık :)

Çaydanlığı paketinden çıkarınca biraz tozlu olduğu için bir güzel yıkadım. Elektronik yerlerine su değdirmemeye özen gösterdim. Ters çevirip bir güzel kuruttum. Çalıştırmadan önce mutlaka iyice kuruduğuna emin olun yoksa mazallah çarpılırsınız, aman dikkat !

Kılavuzdan anladığım kadarıyla önce alt bölüme su koyup çalıştırın, sızıntı yapan bir yeri var mı kontrol edin diyor. Bu işlem mutlaka yapılmalı. Sızdırma yapmadığına emin olduktan sonra. üzerine çay koyup biraz ıslattım ve çalıştırdım. Ben genelde alt suyunu biraz fokurdatmayı seviyorum. Çünkü üstte ki nemli çayın aroması daha iyi çıkıyor. Ateşte su kaynatma ile ısıtıcı da su kaynatma süresi farklı. Belli sıcaklığa gelince durduğu için benim istediğim gibi bir durum olamadı haliyle...

Sonrasında makinadan bildiğiniz boya kokusu gelmeye başladı. Dışı metal üzerine pembe boya olduğu için böyle bir durum oldu sanırım. İlk kullanımda böyle olabiliyormuş. Bir kaç kullanım ile bu sorunun ortadan kalkacağını düşünüyorum. 

Elektrikli olduğu için üst ısı düzeyine ulaştığında kapatıyor kendini. Diyelim ki çayınızı içtiniz ikinciyi dolduracaksınız, tuşa basıp ısıtıp öyle koymanız gerek çayı. Bu sürede aslında sadece alt su ısınıyor ve üst kısım yeteri sıcaklığı ulaşmıyor. İçtiğim çay bana yeteri sıcaklığa gelmediğini hissettirdi. Belli aralıklar ile kendini otomatik olarak ısıtıyor ama bu süre sizin iki çayınızı doldurma sürenizden uzun. Bu sorunlar benim hayatımı olumsuz etkileyecek kadar büyük değil. Siz değerlendirmeyi kendinize göre yapın derim ;)

Alt kısmının ayrı kapağı olmasından dolayı ısıtıcı olarak kullanmakta mümkün. 
Ben günlük olarak kullanmak yerine misafir ya da özel günlerde ikide bir mutfağa gitmeyeyim hep yanımda dursun diye kullanacağım :)

Ayrıca pembe olduğu için sırf alma sebebi benim için :))
Aynı renkte tost makinası, kahve makinası da bulunuyor. 

Mutfaklarda metal renkler out, pastel renkler in !

KEYİFLİ PAZARLAR !






6

GÜNÜBİRLİK POLONEZKÖY-ŞİLE- AĞVA TURU


Hooooppp millet heyyyyy kime diyorum  bakın bakın buradayım:)
(ay sevgi ptırıcıkları gibi girdim konuya sanırım turun kazandırdığı ruh haliyle..)
Tamam dikkatinizi çektim sanırım şimdi direk olaya gireceğim ama nerden  çıktı bu ayarsız demeden önce neden böyle bi tura çıktığımı  anlatmam gerekiyor.

İstanbul'a geleli 7 ay oldu... Ruhumuzu daraltmaya da yetti bu süre çünkü geldiğimizden beri  hava sürekli gri ve yağışlı... Her yer betonlaşmış durumda. E bi de bunun üzerine haftasonları İstanbulun en güzel yerlerinin kalabalık ve bir de buraları gezebilmek için neredeyse kuyruğa girmenin gerektiğini çok gördüğümüz için, biz de İstanbul'un bakir ve sessiz bir yerlerini gezelim dedik. İnceledik  ve Şile -Ağva'nın iyi bir seçenek olduğunu karar verdik...

Aradık Google reklamlarından karşımıza Tatileözlem denilen bir tur şirketi çıktı ve tur programlarında rastlanmayan bir not görmem beni bir anda
 haka dansı yapan yeni Zelandılar gibi çoşturdu :)) 

Her şey dahil:85 lira :) 
Tur şirketlerinin turlarda birçok ekstrasının olmasına ve bunları tıpkı giyim mağazalarındaki 19,90 dan başlayan fiyatlarla gibi  en altlara yazmasına oldum olası kılım! 
Size sesleniyorum ey tur şirketleri! Ekstraları da dahil etsenize bırakın bu çakal esnaf modundaki pazarlama taktiklerini.
Neyse sakinim...(:

Sabah 7 de Bakırköyden aracımıza bindik. Herkes uykuyla uyanıklık arasındaki o tatlı evrede yolculuk ediyordu. Sessizce diğer yolcuları almaya giderken Beşiktaş'a gelmemiz 13 dakika sürdü. Duygulandım, ağlamak istiyorum sayın seyirciler demek istedim İlker Yasin gibi ama beni dinleyen yoktu herkes uyuyordu....

Kadıköy'den son yolcularımızı aldıktan sonra yavaş yavaş kuzeye doğru yola çıktık ve 30 dakikada Polonyolıların 19.yy'da kurmuş olduğu Polonezköy'e geldik ve biraz da köyün dışarısına çıktık. .Burada yol boyunca birçok kahvaltı,et mangal,balık yiyebileceğimiz mekanlar gördük. 
Hatta köyden çok bu mekanlar vardı diyebilirim. 
Turizm dedim işte böyle bir güç ama Polonezköyün doğasına ve kültürüne aykırı düşmemişti ve doğasına uygun bir yapıdaydı bu mekanlar.


Neyse ardındna kahvaltı yapacağımız Ayşe Teyze'nin Yeri adlı mekana girdik. Baştan söyleyeyim Ayşe teyze yoktu. Aslında böyle biri olduğundan da şüpheliyim. Mekan büyük banklar ve bunların altında kocaman bir çimenlikle daha girer girmez etkileyici... Bir de yan taraftan ormanla da birleşince kendimi yeni doğmuş gergedan  yavrusu gibi atasım geldi çimenliklere.

Mekanın üst tarafında köy ve kır düğünlerinden kalma ampullerin varlığı da bana  toplu  sünnet düğünlerini hatırlatmadı değil. Bu arada herkes aylar sonra toprağa basmanın getirdiği heyecanla herkes mekanın bir tarafına dağılıp fotoğraf çekmeye başladı.


Ardından kahvaltı sofrası hazırlanmaya başladı. Klasik kahvaltı işte ama ekmekleri kendimizin kızartması çayı da semaverden bizim doldurmamız 90 larda pikniğe giden çocukluğumu hatırlatmadı değil. Bir de üzerine resimde olmayan güveçte melemen ve sigara böreklerini de es geçmemek lazımdı.


Gelinle damadın geçtiği yer.
Hatta burdan elele geçen çiftler evleniyormuş.Bu da benim köy efsanem olsun :)Tabi yersen...



 Bakmayın öyle resimdeki gibi herkesin güldüğüne daha ilk tanışma gerginliğinden herkes en yakınına sarılmış:)

30 dakikalık kahvaltımızdan sonra Ayşe teyze'den ayrıldık ve geri Polonezköye döndük.



Polonezköy eskiden beri Polakların (Lehlerin) kurmuş olduğu bir yer. Fakat günümüzde neredeyse Polak kalmamış diyebiliriz. (Bilin bakalım neden ?)  İlk dikkat çeken yerlerden biri kiliseleri.

1- Czestochoca Meryem Ana Kilisesi

                        

1842 yılında yapılan ilk kilise 1894  yılında yıkılınca 1914 de resimde gördüğünüz şekilde yeniden yapılmış. Ziyarete açık olmadığı için sınırda tellerin arkasında başka bir ülkeye girmek isteyen mülteciler gibi bakakaldık....


Yol boyunca yeşilliklerin arasına saklanmış gibi duran çok güzel butik oteller ve mekanlar vardı. Ama fiyatları da bir o kadar güzeldi. Mesela bir kahvaltı kişi başı 75-85 lira arası değişiyor.


Yukarıdaki resim de Kilisenin çaprazında kalan Polonezköyün en meşhur ve en güzel diyebileceğimiz Zofia Rızı anı evi var. Köyün kurucuları tarafından yapılan ev Polonya tipi bir ev. En meşhur dedik zira yabancı sanatçı ve diplomatlar genellikle bu evde konaklıyor..


Bu ev de Perili köşk:)



Çarşıya giderken yolun solunda Mimar Sinan Heykel öğrencileri tarafından hazırlanan ahşap heykeller gerçekten şaşırtıcı.



Çarşısı çok küçük ama dikkat çeken yerlerin başında arıcılık müzesi var. Hatta burda gerçek bir arı kovanı cam bölümde sergileniyor. Yakından baktım ama kraliçemizi göremedim...





Kuş evlerin de Polonezköydeki ev mimarisini örnek almaları sevindirici...


Bu arada 5 km.lik Yürüyüş parkuruna giderken sağdaki soldaki vilları görünce zengin düşmanlığım ortaya çıktı. Sonra dedim ki boşver oğlum sana kız mı yok ay bu başkaydı pardon hemen başka bi savunma mekanizması bulmam gerekiyordu hah buldum ben de  mutluyum mutluyuz mutlular değil mi? ühühüh :(


  Neyse çarşıdan geçtikten sonra yaklaşık 500 metre yürüyüp yürüyüş parkuruna varıyorsunuz.
      Burası tamamen ağaçlarla kaplı ve gerçekten romantik bir yer. Biz de diğer çiftler gibi bu atmosfere uyup 80 lerdeki yeşilçam filmlerindeki gibi ağaçlar arasında yakalambaççılık, ağaçların arkasından cee yapmacılık, slow motionda birbirine koşma el ele dolaşıp mal gibi yürümecilik oynadık :))


Gördüğünüz gibi uzakta bir çift mutluluğa doğru yürüyorlardı...
Bir daha da onları gören olmadı onlar erdi muradına biz çıkalım çıkalım kerevetine...kıh kıh kıh :))))


  Yürüyüş parkuru 5 km.fakat biz ilk 500 metresine kadar yürüyebildik zira parkur çok yorucu ve yol da sarp. E biz de modern insan olarak genelde hareketsiz yaşadığımız için kimse o kadar yolu göze alamadı. Biz de Şile'ye doğru yola çıktık.


Şile'ye yaklaşık yarım saat süren herkesin uyukladığı (10 saniyede otobüste  uyuya kalmayı nasıl beceriyorsunuz bana da anlatın nolur litfen litfen :)) inanılmaz orman  manzaralı yollardan geçerek vardık. İnsan gerçekten yoldaki ormanları görünce kendini bir masal dünyasına seyahat ediyor gibi zannediyor.



Şile'ye vardığımızda tepede bizi dünyanın aktif en büyük 2. Türkiye'nin de en büyük 1.feneri olan Şile Feneri selamlıyor. Gerçekten Şilenin en ilginç yeri diyebilirim.1860 yılında yaptırılan fenerin altında ayrıca bir de minicik bir müzesi var. Fener yerden 60 metre yükseklikte. Karedenizden gelen gemilere yol göstermek için yapılan feneri mutlaka yerinde görmeniz şart.










Müzedeyse son dönem Osmanlı dönemine  ait çeşitli fenerler ve aydınlatma araçları sergileniyor. Girişin ücretsiz olması sevindirici.




Fenerden ayrıldıktan sonra merkeze doğru yola çıkınca yol üstünde meşhur Şile bezinden yapılmış giysiler satan dükkanların yol boyunca sıralandığını gördüm. Şile Bezi sadece Şile'ye özgü ipekli bir bez ve elde dokunuyor o yüzden  çok sağlıklıymış.. .Ortalama bir bluzun fiyatı 80 lira.






Ayrıca sahildeki kayalıkların üstüne çıkılabiliyor ve bazı kayalıkların içinde ve üstünde olağanüstü manzaralara  sahip(insanın bu manzaralı görünce bağcılar arabesk rapçilerig gibi emmi çöküşü yapıp uzaklara dalası da geliyor :)) kafeler restaurantlar da bulunuyor.Fiyatlar da çok pahalı değil.Ortalama bir balığın fiyatı 20-30 lira arasında değişiyor.


Şile'den sonra yine Şileye bağlı fakat Şileden daha güzel bir yer olan Ağva'ya doğru yola çıktık.Yol gerçekten çok zor bir yol. Keskin virajlardan ve yılan gibi sarmal yollardan geçerek 1 saat sonra Ağva'ya vardık. Ağva Şile'den daha kalabalık geldi gözüme. 
Ağva'nın en meşhur yiyeceği tabiki de balık. Balık sezonunda olmadığımız için fiyatlar yüksekti.
Ama Eylül ayında gidilirse 1 liraya evet evet 1 liraya doyurulma sözü aldım.


Ağva küçük bir limana  da sahip.



Bu limanda insanlar tekne turu yaparak  Karadeniz'den Göksu nehrine bağlanıyorlar.




Burası da  balıkları yediğimiz restaurant . Servis oldukça geç geldi ve balıklarımızı da kendimizin  çarşıdan mekana getirmesi bizi üzdü ve sinirlendirdi. Sebebini sorduğumda ise mekanın henüz 1 yıllık olduğunu ve personel sıkıntısı çektiği mekanın sahibi tarafından  söylenince biraz anlayış gösterdik. Mekanın dış masaları Göksu nehrine bakıyor.İnsan kendini belgesellerde gibi hissediyor manzaraya bakınca.










Yemekten sonra grupla beraber gezinin en keyifli etkinliği olan tekne turu için Saklıbahçe Restaurantın yanındaki küçük iskeleye geçtik. Burada sıra oluyor genelde. 20 dakika bekledikten sonra teknemiz diğer yolcuları indirdi ve Ağva'nın en meşhur mekanlarını içeren, otel ve restaurant manzarasıyla Göksu nehrine seyahate başladık.

Kendimi tıpkı Amerika kıtasını keşfeden Kaptan Amerigo Vespucci gibi özgür hissediyordum, gaza geldim.(bu duyguyu metrobüste şoforün yanında ayakta camın en önünde seyahat ederken de hissediyorum ) o gazla otellerin bahçesinden ve kıyısından  gelip geçen tekneleri ve içindeki insanları seyreden otel müşterilerini tıpkı bir parti başkanı gibi selamladım. Onlar da bu hareketime bazıları gülerek bazıları da el sallayarak cevap verdiler .Bu gazla milletvekilliğine aday olma karar aldım :)


Ayrıca tekne turunun yanı sıra deniz bisikletleri de var opsiyonel olarak.


Burası da Ağva plajının tekneden görünümü..




Bu arada tekne turu çok da basit bir tur değil zira gördüğünüz gibi karşıdan karşıya geçen masalar var ve onların oluşturduğu trafikte bekleyebiliyorsunuz. Neyse zaten İstanbulluyuz alışkınız:)








Kıyı boyunca kenarda dizilen evlerin çoğu butik otel veya pansiyon.
Romantik bir havaları var...



Bu arada ilkel bir teleferik de var :)


Ağva'nın en güzel yerlerinden birisi de beyaz kımuyla kaplı plajı.Henüz sezon açılmadığı için yüzen kimse yoktu fakat denizin pürüzsüz olması beni şaşırttı.Zira Karadeniz sahilleri genelde dalgalı olur malumunuz.

Son olarak Polonezköy,Şile ve Ağva turu İstanbul'un bunaltıcı kalabalığından, sıkıcı beton griliğinden biraz olsun uzaklaşmak için gerçekten iyi bir seçenek .Mutlaka görülmeli...

Düdüt: Bu yazı White Country House blog sahibinin eşi Savaş Tekin e aittir. 
Bütün hakları Savaş Tekin e ait olup istediğinizi çalabilirsiniz :))



5
 

YAZAR KAFE

Bumerang - Yazarkafe

FACEBOOK'TA BEĞEN

ÜYELER

UYARI!

WHITE COUNDTRY HOUSE COPYRIGHT2013-2016. TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILAR VE RESİMLERİN İZİNSİZ KULLANILMASI 5846 SAYILI FİKİR VE SANAT ESERLERİ YASASINA AYKIRIDIR.